Tarih 18.06.2014, Yer Aya İrini Müzesi

Christopher Warren-Green şef, 

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası

Nelson Freire piyano

Nelson Freire dünyanın en iyi piyanistlerindenmiş, daha önce duymadığım için biraz üzüldüm doğrusu. Senelerdir çok sayıda piyano solist dinledim ama bu adam gerçekten çok özel bir yetenek. Gene bu konserde ilk defa izlediğim Christopher Warren-Green çok asil bir İngiliz şef ve gerçekten farkı belli oluyor. Her iki sanatçının da bu festivale getirilmesi büyük bir olay. Bence 2014 İKSV Müzik Festivalinin en iyi konseriydi.

Bütün konser mekanları arasında Aya İrini’de dinlenenler apayrı bir büyü ile doyuruyor kulakları. Zaten 1800 yıl önce Bizans zamanında inşa edilmiş ve Osmanlı döneminde Topkapı içerisinde muhafaza edilmiş bir kilisenin benzeri dünya üzerinde yoktur.

Bu mekanda dinleyici olarak da müzisyen olarak da çok sihirli tecrübeler edinebiliyorsunuz. Bazen yakındaki camilerden ezan sesleri kiliseyi dolduruyor, (daha önceki konserlerden birinde şef ezanla eş zamanlı başladığı için biz de Rastakov’un viyola konçertosunun ilk kısmını insan sesi eşliğinde dinlemeye nail olmuştuk, muhteşemdi.. ) bazen de kilisenin kuytu köşelerine yuva kurmuş olan kumrular müzik eşliğinde hareketlenerek bölüm sonuna kadar tepenizde dolaşıp şakıyabiliyorlar.

Bunun dışında tabii ki olağan tuhaflıklar da yaşanmıyor değil: konser esnasında telefondan mesaj yollayan kişinin telefonunun ışığını görünmez zannetmesi, senfoninin iki bölümü arasında görevlilerin kapıları açıp geç kalan dinleyicileri içeri almasından kaynaklanan bitmek bilmez sandalye gürültüsü, şefin bir türlü ikinci bölüme başlayamaması ve tüm orkestranın konsantrasyonunun bozulması, hemen sonrasında bu olanları ayıplayan onlarca seyircinin ağzından yükselen “cık, cık, cık” sesleri, ve bunların susması için devamı gelen uyarılar… 🙂

İstanbul seyircisinin son senelerde klasik müziğe daha çok ilgi duyduğu kesin, fakat standartları aynı ilgi ile takip ettiğimiz pek söylenemez. Çok beğenilen performansların sonunda alkış ile tekrar istendiğini duymuşsunuzdur. Buna “bis yapmak” deniyor, ve sanırım Fransızca’da “iki” anlamına geliyormuş. Dünyaca ünlü müzisyenlerin ayağımıza gelmesine pek alışık olmadığımızdan mıdır nedir, İstanbul’da son zamanlarda istisnasız her solistten bis istendiğini görüyorum! Hadi bu tamam; yeni yeşeren bir hevesimiz var ve yapı olarak heyecanlı insanlarız bu yüzden her seferinde bis istiyoruz, çünkü dinlemelere doyamıyoruz, bayılıyoruz!

İşte bu konser de belli ki sadece beni değil salondaki herkesi epey etkilemiş olacak ki; Nelson Freire alkışlarla geri istendi sahneye. Sanatçıların artık buna İstanbul’da neredeyse şartlanmış olduğunu hissediyorum, yani sanki adamı önceden uyarmışlar; “bak bu Türkler seni bis yapmadan bırakmazlar” diye! Bu güzel performansın sonunda (!) beklenen bir şekilde Brezilya’lı sempatik piyanist seyirciyi çok da bekletmeden sahneye geri geldi. Şu anda hatırlayamadım ama çok duygulu ve hoş bir parça daha çaldı. Bitirdiğinde kilise tekrar alkışlarla dakikalarca inledi.

Fakat dedim ya, bazen çizgiyi aşabiliyoruz diye; adamı tekrar alkışla çağırmasın mı seyirci! Bis’in kelime anlamı bile iki’ymiş zaten, bizim görmemişler üçüncüye gidiyor! Vallahi insaf dedim içimden ama adam çok enteresan bir şekilde üçüncü kere sahneye geldi. Bu sefer resmen ağzım açık kaldı: hem konçertodan hem de az önce çaldığı parçadan çok daha basit bir parça seçerek son notalarını da pek bir baştan savma çalarak sahneyi hızlı bir selamla terketti. Bunu özellikle yaptığını tahmin ediyorum, çünkü seyirciye dönüp “siz de suyunu çıkardınız artık” diyemezdi ya!

Bizim seyircimiz iyi müziğe duyarlıdır ama henüz bu nüanslara karşı duyarlılığını geliştiremediği ortada.  Bu arabesk ve ısrarcı yaklaşımla gerçekleşen ‘bonus bis’ ile sanatçının çaldığı kadarına razı olmadıklarını ve aslında onun repertuarına bir saygısızlık olduğunu anlamışlar mıdır acaba?

Ben eminim ki çoğu evine zevkten dört köşe olmuş mutlu yüzlerle, fakat kulaklarında programın parçası olarak çalınan muhteşem konçertonun hiçbir egisi kalmadan dönmüştür. Nelson Freire’nin İstanbul’a tekrar gelip gelmeyeceğinden şüphe duyuyorum, ama umarım yanılıyorumdur…